Şerit Komutlarını Atla
Ana içeriğe atla

Kırkağaç

:

unluler

GELENBEVİ İSMAİL EFENDİ (1730 - 1791)

 Türk ve İslam kültür dünyasının tanınmış ilim adamlarından biri olan Gelenbevi 1143 (1730) yılında ilçemize bağlı Gelenbe Bucağı’nda doğmuştur. İsmail Efendinin babası ve dedesi, Gelenbe’de yıllarca müftülük ve müderrislik yaparak ilme hizmette bulunmuş, fazilet sahibi mükemmel insanlardı.

İsmail Efendi, ilk öğrenimine Gelenbe’de başlamış olup, gençlik yıllarına kadar buradaki öğrenim kurumlarına devam etmiştir. ilim yolunda adım adım ilerleyerek, bilgisini her geçen gün biraz daha arttırma gayreti içinde olmuştur. Ama Gelenbe’de bu olanakları bula mayınca İstanbul’a gitmeye karar verir. Fatih Sultan Mehmet tarafın dan 1467-147 1 yılları arasında inşa ettirilen Fatih Külliyesi’ne kaydolur. Burada zamanın en ünlü hocaları olan Yasıncızade Osman Efendi ile, Ayaklı Kütüphane diye ünlenen Müftüzade Emin Efendinin öğrencisi olmuştur.

Çok başarılı bir öğrenim hayatından sonra, 1763 yılında, icazetnamesini alarak müderrislik yapmaya başlar. Buna rağmen Mehmet Emin Efendi’den üst seviyede dersler almaya devam ederek inceleme ve araştırmalarını sürdürür. Nitekim mantık konularını içeren Burhan adlı eserini bu sırada yazmıştır.

Prof. Dr. Nihat Keklik, İslam Mantık Tarihi ve Farabi Mantığı isimli eserinin 1. cildinin 68. sayfasında “Gelenbevi’nin asrının en büyük mantıkçısı olduğuna şüphe yoktur” demektedir.

Gelenbevi öğrenim dönemlerinde, medreselerin ders programlarında akli ilimlerin yeterince yer almamasına rağmen, o kişisel çabalarıyla ve bıraktığı eserleriyle bu alandaki kudretini de kanıtlamıştır. Özellikle matematikte, Avrupa’ya kadar giden bir üne sahip olmuştur. Istanbul’a gelen bir Fransız mühendisinin, Ismail Efendi tarafından kendisine sunulan Logaritma Risalesi’ ni incele dikten sonra etrafındakilere dönerek “Bu adam Avrupa’da olsaydıağırlığınca altın ederdi” sözü o devrin aydınları arasında dolaşmıştır.

III.Selim devrinde (1789-1807) cereyan eden bir olay, tekrar tüm dikkatleri Gelenbevi üzerine çekmiştir: Kağıthanede padişahın huzurunda yapılan bir askeri tatbikatta, bazı gösterilerden sonra top atışlarına geçilmiş fakat atılan mermilerin hiçbirisi hedeflere isabet ettirilememiştir. Devletin parasıyla okuyan subayların bu başarısızlığı III.Selim’i çok üzer ve “Bunları tam hesaplayacak biri yok mu ?“ diye maiyetine sitem eder. Bunun üzerine padişaha Gelenbevi İsmail Efendi salık verilir. Padişahın emriyle Zeyrekteki görevinden atış alanına getirilen Gelenbevi huzura çıkar. Matematik kuralları gereğince ince hesaplarla mermilerin vaziyet ve yönünü düzelttikten sonra üç defa atış yapılır ve her defasında tam isabet sağlanır. Padişah bundan büyük bir haz duyar ve Gelenbevi’ye günlük dört okka pirinç tahsis ve tayin eder. Bu yardımı, Gelenbevi çocukları onun ölümünden sonra da almaya devam etmişlerdir. İlim adamlarına son derece önem veren III. Selim, bundan sonradır ki, 1790 yılında Gelenbevi İsmail Efendi’yi Mora’daki Yenişehir Fener (şimdiki Larisa) Mevleviliği ile ödüllendirerek oraya kadı tayin etmiştir. Bu göreve atananlar üç yüz veya beş yüz akçe günlük para alırlardı.

Gelenbevi bu görevinde iken, Şeyhülislam Hamidizade Mustafa Efendi’den bir mesele dolayısıyla kırıcı bir yazı alır ve buna pek üzülür. Şeyhülislamın, söz konusu yazıyı Gelenbevi’ye olan şahsi kiniden dolayı yazdığı söylentileri yaygındır. 11mm kadrini bilen bu içli alimi bu üzüntü bir anda yere serer. 1791 yılında beyin kanaması sonucunda vefat eder. Kabri halen Yunanistan’da bulunmaktadır. Mezar taşında şunlar yazılıdır:“Yenişehir kadılığından emekli, alimlerin en faziletlisi, ilkelerini yazı ve söze dönüştüren, Allah’ın bağışlamasına nail olan, merhum Gelenbev Ismail Efendi’nin ruhu için fatiha”Gelenbevi, yaşadığı sürece, ihtişama değil, gösterişsiz bir hayata,insanca yaşamağa ilme ve fazilete aşıktı. Bıraktığı eserleriyle, özellikle mantık, matematik ve kelam ilmindeki yeteneğini açıkça ortaya koymuştur. Belki de o, yazdığı eserleriyle 18. yüzyılın Osmanlı kültürünü bize aktaran tek bilgindir. Ne yazık ki Ismail Gelenbev ve eserleri üzerine bugüne kadar yapılan araştırmalar yok denecek kadar azdır. Bunun için Tük aydını bu ünlü bilginini yeterince tanıma şansına sahip olamamıştır. Yine de saygı nişanesi olarak ilçemizde bir cadde ile, Istanbul’un Fatih semtinde bir okulun adının Gelenbev olması bu büyük insanın adını günümüzde de yaşatmaktadır. Nakli (dini) ve akli (tabii ilimler ve felsefe) ilimlerde üstad olan Gelenbev Ismail Efendi, özellikle mantık, matematik, astronomi, fizik ve kelam ilminde maharet sahibiydi. Çeşitli konulara dair çok sayıda eser bırakmış olan Gelenbevi nin yazdığı kitapların sayısı konusunda rakam verilememektedir. üstelik bu konuda kaynaklarda verilen bilgiler de farklıdır. Bazı kaynaklarda eserlerinin sayısı otuz, bazılarında ise otuz beş olarak bildirilmektedir.

Gelenbevi’nin eserlerinden bazıları şunlardır:

1. Hesaba’! Küsur (Cebir Kitabı), 1789,
2. Risalei Azlai Müsellesat (Uçgenlerle ilgili), 1805,
3. Şarhi Cedavili Ensab (Logaritma şarhi),
4. Merasid (Astronomi),
5. Risaletü’! Kıble [ Risalesi), 1921 yılında torunu Said Bey tarafından bastırılmıştır].
6. Gelenbevi ata isaguci (Mantık),
7. Burhan film, al Mizan (Mantık),
8. Kıyas Risalesi (Mantık), 1 862,
9. Risaletü’l imkan (Mantık Hükümlerin Modalitesi), 1803,
10, Talikat ata Miral Adap (Münazara İlmi), 1819,
Il. Risaletu İlmi’! Adap (Adap Risalesi), 1864,
12. Haşiye ata Haşiye altan ata şarh’il Hidayet (Felsefe, Mantık ve Tabiat Bilimleri), 1854,
13. Haşiye ata Tezhip al Mantık ve al Kelam (Kelam ve Tasavvuf), 1875,
14. Haşiye ata şerh al Celal al Adudiye (Kelam İlmi), 1817,
15. Risale fi Tahkiki Mezahibi Ehli ‘s Sunna fi usat al Mü‘minin (Büyük Günah Sahibi Mü’minler). El yazmasıdır. On yaprak halinde,

Süleymaniye Kütüphanesi’nde korunmaktadır.

Yayaköylü Müderris Hacı Ahmet Reşit Efendi Edebiyat ve Fars dili uzmanıdır. Bayat Köyü’nden Hacı Ali Efendi’nin oğludur. Şair Eşref’in annesi Arife Hanım’ın babası olup,
Gelenbe yakınlarındaki Yaya köyündendir.

İlköğrenimini yaptıktan sonra Manisa müftüsünden icazet alarak İstanbul’a gitmiştir Orada müderris olduktan sonra Akhi sarın Palamut Bucağı’nın merkezi olan Yayaköy’deki medreseye müderris ve aynı zamanda oradaki kütüphaneye müdür olarak atan mıştır. Bu görevde iken 1859 yılında vefat etmiş ve aynı medresenin bahçesine gömülmüştür.

Tanınmış bilgin ve şair Maraş’lı Sünbülzade Vehbi Efendi’nin Nuhbe-i Vehbi isimli Arapça manzum eserini çok başarılı bir şekilde dilimize çevirmiştir. Ilk baskısı 1805’de yapılan bu Arapça-Türkçe sözlüğe şerh (açıklama) yazarak yayınlamıştır. Eşref dedesinin bu çalış-ması ile ilgili olarak bir dörtlüğünde şöyle der:
Lüzumu bence yokken Nuhbe-i Vehbi’yi şerh etmiş
Mübarek ceddi pakim zann ederim ki bikerem çıkmış
Görüb asari asrı şimdi ettim hakkını teslim,
Yaya köyden süvarı marifet, Eşref, dedem çıkmış.
SAÇLI MUSTAFA EFE (1899-1980)

 Milli Mücadele yıllarının unutulmaz isimlerinden biri olan Saçlı Mustafa Efe, 1315 (1899) yılında Bakır’ın Atik Mahallesi’nde doğ muştur. Babası çiftçilikle geçimini sağlayan Hacı Osmanzade Mehmet Efe’dir. Çok genç yaşında Bakır’lı zengin bir Rumu, Türklere yaptığı haksızlıklar için öldürüp dağa çıkmış, uzun süre, Yatağan, Çalık Bey yaylası ve etraf dağlarda gezmiştir. 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar Iz mir’e girince, bölgede kurulmakta olan direniş hareketlerinin öncü lerinden olmuştur. Daha sonra kurulan Soma ve Bergama cephelerine gönüllü milis olarak katılmış bir yıl kadar buralarda görev yaptıktan sonra, 1920 yılı Haziran ayında Kırkağaç işgal edilince, Demircinin dağ köylerine çekilmiş, orada kendisi gibi yurtseverlerjn de katılımzyl çoğalan efradıyla çeşitli çarpışmalarda Yunanlı lara kök söktürmüştür. Düşmanla yaptığı bir çarpışmada ağır şekilde yaralanmış, arkadaşlarını yardımlarıyla Urbut Yaylasında çeşitli halk ilaçları ile tedavi edilmiş v bu arada Yunan takipçilerjnden gizlenme kaygısıyla yeri ancak en yakın arkadaşlarına bildirilmişti. Bu uzun süren tedavi aşamasında saçları uzadığı için Saçlı Efe lakabıyla ünlendi. 2 Eylül 1922 günü, Yunan askerlerinin Kırkağaç’tan çekilmesi üzerine on gün süreyle ilçenin yönetimini eline almış ve birçok işbirhikç iyi cezalandırmıştır.Kurtuluş Savaşı sona erip yeni hükümet kurulunca, yıllardır çe şitli cephelerde kendisine can yoldaşı olan “Filinta”sını elleriyle ilgili lere teslim etmiştir. Vatanın kurtarılması süreci içinde gösterdiği yurt severhjk ve kahramanlıklarından ötürü, 27 Mayıs 1926 tarih ve 4393 numaralı Gazi Mustafa Kemal imzalı belge ile “Kırmızı Şeridi istiklal Madalyası” almıştır.Saçlı Mustafa Efe, 27 Kasım 1980 tarihinde vefat etmiştir.Mezarı Bakır’dadır.

KAMALI  EFE  (1883 - 1938)

Kamalı namıyla anılan Ahmet Efe, Hicri 1299 (Miladj 1896) tarihinde Bakır’da doğmuştıır. Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale cephesinde, büyük yaralıhıklar göstermiş daha sonra doğu cephesine gönderilmiş ve buradaki savaşlarcjakj üstün cesaretinden dolayı Çavuş rütbesi almıştır. Adeta savaşlarda pişen bu yiğit, büyük harbin sonunda Bakır’a dönebilmiştir Milli Mücadeleye de katılan Ahmet Efe, Saçlı Mustafa Efe ile 12. Akıncı müfrezesinde komutanlık yapmış, Soma Balıkesir cephelerinde ve Anzavur Ahmet’in hilafet ordusunun takiplerinde görev almıştır. 30 Mart 1938 tarihinde vefat etmiştir. Mezarı güzel beldemiz Bakır’dadır.

Hacı Muharrem Hasbi Efendi (1876 - 1939)

Muharrem Hasbi Efendi, 1876 yılında Kırkağaç’ın Gelenbe Bucağı’na bağlı Gebeler Köyü’nde doğmuştur. Hacı Ilyasoğullarından Mustafa Efendi ve Ayşe Hanım’ın oğludur. Gelenbe Mahalle Mekte binden sonra, Balıkesir’de ilk öğrenimini tamamlamıştır. Istanbul’un ünlü medreselerinde, devrin alim ve fadıl hocalarından ders alan Muharrem Hasbi Efendi, o yılların şeyhülislamı Musa Kazım Efendi’- nin hazır bulunduğu sınavda, hazırlayıp Sunduğu iki kıta icazetnamesi kabul ve onaylanarak, Müderris ünvanını elde etmiştir.

Muharrem Hasbi Efendi, Hac farizesini yerine getirdikten sonra Gelenbe Çadır Camii’nde ve Kırkağaçta görevinin ismini simgeleyen Müftü Camii’nde müderris ve vaiz olarak birçok öğrenciye ve yetiş kine hizmet sunmuştur. Islam toplumu lideri kimliğiyle “Yunan’ı isteriz” kampanyasına imza ve onay vermediği gerekçesiyle, Mustafa Kemal harekatına yardımcı olan diğer ileri gelen kişilerle Yunanistan’a sürülmüş ancak Kurtuluş Savaşı sonrası yurda dönebilmiştir.

Tekrar tayin edildiği eski görevine devam ederken rahatsız lanmış ve 18 Ağustos 1939 günü hakkın rahmetine kavuşmuştur. Mezarı Kırkağaç’taki büyük kabristandadır. Merhum Muharrem Hasbi Efendi, dini eğitim yanında, fen ve matematik gibi pozitif bilimlerin de eğitimini görmüş, milletini, yurdunu, doğup büyüdüğü Kırkağaç ve Gelenbe yöresini ve insanlarmı çok seven, çağdaş fikirli, hurafe ve batıla değer vermeyen, Atatürkçü düşünceyi benimsemiş gerçek aydınlarımızdafl birisiydi. Aziz ruhu şadolsun.
Ahmet Yekta (Madran) Bey (1885 - 1950)

Ahmet Yekta Madran 6 Mayıs 1885 (1301) günü Kırkağaç’ta doğmuştur. Babası Müderris Yekta Efendi’dir. Ilköğrenimini tamam ladıktan sonra, dayısı tarafından Izmir sanat mektebine yerleştirilmiştir.

Orada mektebin bando takımına ayrılmış, klarnet çalmayı ilk kez burada, öğretmeni ismail Zühtü Kuşçuoğlu’ndan öğrenmiştir. 1904 yılında Izmir Sanat Okulundan mezun olmuştur. Edirne’de askerliğini yaptığı sırada, kaza sonucu bir gözünü kaybetmiştir. Milli heyecanı yüzünden bazı sebeplerle 1906 yılında Kıbrıs’a sürgün edilmiş, orada iki yıl öğretmenlik yaptıktan sonra 1908 yılında Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle Istanbul’a dönerek Musiki-i Hümayun’a klarnet sanatçısı olarak girmiştir. Bir müddet sonra yine zorunlu olarak Mısır’a gönderilmiş, orada tanıştığı 300 kişilik bir Alman orkestra heyeti ile üç yıl çeşitli ülkelere düzenlenen turnelere katılmıştır. Cumhuriyetin ila nından sonra Ankara’da kurulan Riyaset-i Cumhur Orkestrası’nda şef olarak çalışmıştır.

1926 yılından itibaren Kayseri, Edirne, Nişantaşı, Elazığ, Biga, Izmir ve Karşıyaka’daki çeşitli okullarda musiki öğretmenliği yapan Ahmet Yekta Bey, 31 Mart 1950 tarihinde bir kalp krizi sonucu Iz mir’de vefat etmiştir.

Ahmet Yekta Bey, birçok Türk Musikisi eseri ile okul şarkıları ve marşiarbestelemiştir. Olümünden sonra çalınmak üzere bestelediği son eseri 0111m Marşı’nın Ferit Alnar’da olduğu söylenmektedir. En tanınmış besteleri şunlardır:

1- Izmir Yoliarında (Marş),
2- Ege’de Bahar (Bando Düzenlemesi),
3- Bayrak Marşı (8. 5. 1937’de Edirne’de bestelenmiştir),
4- Ordu Oğümü (“Varol, Ey Genç Ordu”),
5- Adım Ne ? (“Söyle Bana Kuzum Anne”),
6- Demokrat Parti Marşı,
7- Akıncılar Marşı (Güfte: Yahya Kemal Bayatlı),
8- Olüm Marşı (Iki piyano için)
ŞEHİT EMİN EFENDİ   (1872 -1920)

Kuvayi Milliye Reisi ve Soma cephesi Milli Alay Kumandanı Emin Efendi, 1872 yılında Kırkağaç’ın Kara Ali Mahallesi’nin Dutönü Sokağı’nda doğmuştur. Babası Hacı Salih Efendi’dir. lptidaiye’yi bitir dikten sonra, Sakar Ahmet Medresesi’nde okumuş ve buradan icazet almıştır. Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak, geniş arazilerinde tarımla uğraşmış çoğunluğun karasaban kullandığı bir devirde, Kırkağaç’a ilk orak makinasını ve çift hayvanla çekilen Yunan ve Macar pulluklarını getirterek modern tarımın öncüsü olmuştur.

Emin Efendi muhafazakar düşünceli bir insan olmasına rağmen, daima yenilik taraftarı idi. 1915-1918 yılları arasında belediye meclisi iiyeliğinde bulunmuş, 28 Mayıs 19l9’da Kuvayi Milliye Reisliğine seçilerek, Kırkağaç’ta Yunanlılara karşı ilk direnişin öncülerinden biri olmuştur. Bu görevinde iken, Istanbul’dan gönderilen ve Ege’deki milli uyanışı yıkmak için kurulan Nasihat Heyeti’nin. tekliflerini reddererek hilafet yanhılarına yüz vermemiştir. Emin Efendi, bir kumandan olarak kişisel karar vermekten çekinmezdi. Onun için geçerli tek duygu vatan sevgisiydi. Emrindeki yurtsever eratı için, Izmir celeplerine ait bir iki vagon dolusu sığıra ve zahireye el koymuştu. Yüz dönümü aşkın arazisinden gelen her türlü ürün de yine Kuvayi Milliye’nin emrinde idi. Zayıf yapısına ve midesindeki ülserine rağmen çok hareketli ve çok çalışkandı. Ayşe Hanım ile evliydi ve bu evlilikten çocukları olmadı.

Emin Efendi, Soma Cephesi Milli Alay Kumandanı olarak gittiği, hilafet ve Yunan yanlısı Anzavur Ahmet isimli şakinin takibi sırasında, 22 Mart 1920 günü Gönen yakınlarında şehitlik mertebesine erişmiştir, Sonraki yıllarda Gönen’den nakledilen kabri Kırkağaç Kabristanı’ndadır. Ilçemizde bir meydan bu aziz şehidimizin adını taşımaktadır. Emin Efendi’nin şehadetinden sonra bu göreve Bakır’lı Hüseyin Hulki Efendi atanmıştır.
ŞAİR EŞREF (1847-1912)

 Kırkağaç ünlüleri deyince elbette ki akla gelecek ilk isim Türk Hiciv sanatının büyük ustası Eşref’tir. Bu ünlü “Heccav” üstüne yazılmış hayli eser bulunmaktadır. Yine de onun edebi değeri dışında, gerek yaşadığı dönemdeki konumu, eserlerinin içeriği ve sosyal etkileri, hürriyet peşinde koşan kitleleri yüreklendirici etkisi ve nihayet 2000’li yıllarda Eşref in yeniden yorumlanması, lazımdır.

hem gerekli ve hem de faydalı olacaktır. Ne var ki hakkında kitaplar yazılmış bu kadar önemli bir kişiyi Kırkağaç’ı tanıtmak üzere kaleme alınan bu kitaba sığdırmak mümkün değildir. İyi ama, söz Kırkağaç ünlülerine gelmişken Eşref’ten söz etmemek de çok büyük bir saygısızlık olurdu. 0 zaman biz çok kısa bir özet vermekle yetinelim Önce burada, bana ailemden intikal eden, Eşref’le ilgili hiçbir yerde yayınlanmamış bir beyiti yazmak ve onun hikayesini anlatmak istiyorum.

Eşref bir gün dedemin evini ziyarete gelir. Babam o yıllarda yeni yetme bir delikanlı, ondan birkaç yaş büyük halam ise evin genç kızı konumundadır. Birlikte oturulur, söyleşilir. Derken bir şey Eşref in dikkatini çeker. Konsolun üzerindeki büyük ayna bir hayli tozlanmıştır. Önce şöyle bir parmağıyla dokunur, sonra da tozlu aynaya aşağıdaki dizeleri yazar:

Yazı yazdım şu aynanın tozuna Lanet olsun bu evin kızına Esasen Eşref bahanemin dayısıdır ve halamı da çok sevmektedir. Fakat Eşref in o pervasız ve eleştirel tavrı burada da kendini göstermiş, pek sevdiği bir yakın akrabasını bile hicvetmekten çekinmemiştir. 0 ki, bırakın başkasını, aşağıdaki dörtlükte görüldüğü gibi kendisini bile acımasızca eleştirmekten geri kalmayacağını açıkça belirtmiştir:

Eylemem ölsem de kizbi ihtiyar,
Doğruyu söyler gezer bir şairim;
Bir güzel mazmun bulunca, Eşrefa!
Kendimi hicv eylemezsem kafirim

Sözün kısası, Eşref önemli bir isimdir. Çünkü varlığı ile, şi1 ile sadece yaşadığı dönemde Il. AbdLilhamjd istibdatına baş kaldır makla kalmamış, eleştirel tavırlarıyla kendinden sonra gelecek kuşak lara da örnek olmuştur, Bakın bir Eşref araştırmacısı Onun için ne diyor:“ Bu bakımdan ona, ‘çağdaşımız Eşref’ demek yerinde olur. İİ. Abdülhamid ve Meşrutiyet devirlerinin toplumsal ve siyasal baskılarına başkaldıran; bütün ezici, genci ve çıkarcı güçlere karşı kalemini bir silah olarak kullanan ve bu yüzden ömrünün büyük bir kısmını hapis ve sürgünlerde geçiren Eşref, kendi devrine gelinceye kadar yergiyi sanat alanında hep ikinci uğraş olarak alan sanatçıların tutumunun tersine, onu tek uğraş alarak seçmiş; böylece, yergi türünü bağımsız bir edebiyat dalı haline getirmiştir”Eşref sadece Abdülhamid’i değil, yeri gelince Ittihatçıları, yeri gelince de İkinci Meşrutiyet’i de o sivri diliyle eleştirmekten çekinmemiştir. İşte Eşref ten birkaç mısra:

Kör topal toplandı meb’usanımız
Bir tarafta kalmadı noksanımız
Meclise dizdim büyük küpler gibi,
Arz-ı endam ettiler . ..neler gibi.
Arkadaşlar, haydi yekavuz olun,
Bir sürü güya kümeste kaz olun
Bir ağızdan bağırın “millet” diye,
“Bin yaşa ey şanlı hürriyet” diye
Bin gürültü, bin şematet eyleyin,
Cabeca izhanı hiddet eyleyin
Eyleyin yekdiğeri birden hücum
Böyle şaşkınlıklar vardır lüzum.
Hangi bir iş olsa kavgasız geçen,
Daima eyler ahali sui zan.
Haydi siz de öylece kavga edin,
Türklüğü lakin güzel icra edin.
Uğraşırken siz, bina sarsılmalı
Pantolon, setre, yelek yırılmalı
İndirin yekdiğere şaplakları,
Aşk edin enseye ta tırnakları
Defteri yekdiğeri cebren dürün
Bazı meb’usu doğarken öldürün
İstirahat eyleyin bel altı gün,
Her zaman size hayır böyle düğün.

Evet, büyük ustanın neredeyse bir asır önce çizdiği yukarıdaki tablo, bize bir yerlerden aşina gelmiyor mu ? Işte Eşref’i hep çağdaş kılan, hep güncel kılan olgu budur. Onu iyi anlamalıyız. Çünkü ondan alınacak çok ders vardır.

Ünlü şairimiz 1847 yılında Gelenbe’nin Orta Mahallesinde, 39 numaralı evde doğmuştur. Usulizade Hafız Mustafa Efendi’nin ve Arife Hanım’ın oğludur. Babası Hafız Mustafa Efendi Gelenbe Camii’- nin imam hatibi ve Gelenbev Ismail Efendi’nin torunuydu ve İbrahim Müteferrika’nıfl kurduğu ilk matbaada mukabelec ilik (editörlük) yapmış bir zattı. İlk öğrenimini Gelenbe’deki mahalle okulunda (sıbyan mektebi) tamamlayan Eşref, babasının zorlamasıyla hıfza (kuranı ezberlemek) çalışmış ve altı ay sonunda hafızlık duasını yapa cak ölçüde bellek gücü göstermişti.

Manisa’da Hatuniye Mederesesi’nde Arapça ve Farsça öğrenimi gören Eşref, o sırada Sultaniye müderrisi Rıza Efendi’den matematik ve tarih dersleri almıştır. Ilköğrenim yıllarının ardından yirmi, yirmibeş yaşlarına kadar zeybek kılığıyla dolaşıp başıboş yaşadığı bilinmektedir. Daha sonraları Manisa Tahrirat Kalemine girerek memuriyet hayatına başlamış ve kılık kıyafetini düzene sokmuştur (27 Eylül 1870).1875 yılında AkhisarMalmüdürlüğü ve kaymakam vekilliği yapan ve 19 Ocak 1878’de Istanbul’a giden Eşref, üçüncü sınıf kay makamlık sınavını kazandıktan sonra şairlikte de şöhret kazanmağa başlamıştır. Ilk yazdığı dörtlüğün aşağıdaki olduğu söylenir:Pertevi ikbaldir herkesteki şevkü şitab,Gör ki bir pervane kalmaz, şem’a vakta ki söner Farkı yoktur şimdi bir şemsiyyeden bir dostun Kim havada bir fena suret görünce ters döner 15 kadar değişik ilçede 1879-1902 yılları arasında kaymakamlık yapan Eşref, bu arada devrin ve yönetimin kötülüklerini görmezden gelmemiş, başta 11. Abdüİhamid olmak üzere saray çevresindeki birçok kişinin halka yaptığı zulüm ve baskıyı çok ince bir ironi ile dörtlüklerine yansıtmıştır.

Eşref, Kırkağaç kaymakamı iken gayrımüslim meclis üyeleri ile arasında oluşan bir sorun nedeniyle Kamil Paşa tarafından azledilir ve Izmir’e yerleşir. 0 esnada Kamil Paşa’ya şu dörtlüğü yazar:

Tirilim öyle ki, ey vali-i alihimmet
Cep delik, yok metelik, kise bakırdan hali
Yok kıyafetçe benim bitpazarından farkım
Sayenizde olalı kaymakam istibdali

Eşref, Abdülhamid karşıtı tutumları nedeni ile 12 Aralık 1902’de Izmir’deki evinde tutuklandığında Gördes kaymakamı idi. Bir yıl kadar hapiste kaldı. Daha sonra Mısır’da dört yıl süren bir gönüllü sürgün süresi başladı. Mücadelesini sürdürmeğe ve eserlerini yazmaya devam etti. Bu süre içinde Fransızca öğrenmeye çalıştı ve bir süre de Paris’te kaldı. 0 süre içinde de Paris’te bulunan istibdat karşıtı yurtseveerlerle dayanışma içine girdi.

Eşref’in hürriyet ve adalet aşkıyla yanan kalbi, lavlar, ateşler saçan yanardağlara benzerdi. Eşref, geriliğe bağlı bir gelenekçi değil di. Daima çağdaş ve uygarca ilerlemeler karşısında, Türk’ün kara bahtına ağlayan koyu bir milliyetçiydi. Avrupa’nın gelişme yollarında atılımlar yaptığını gördükçe üzülür, bunları görüp harekete geçmeyen Türk’ün kaderine boyun eğip, işi oluruna bırakmış duruşundan incinerek derin bir ah çekerdi. İşte bu ahın sonucunda ortaya çıkan dörtlüklerden biri:

Nasıl zıt olmasın alemde garbiyuııla şarkiyyun,
Güneşten hepsinin güya nuru mah olmuştur.
Ziraat, marifet, sanat, saadet şimdi onlarda,
Cehalet, meskenet, zillet, rezalet bizde kalmıştır
.

Eşref, memleket hakkındaki arzularının gerçekleşmediğini gö nince, insanlardan ne kadar yıldığırıı ve onların vefaszlığından nasıl nefret ettiğini şiirlerinde açıkça belirtir:Mümkün olsa kaçarım alemi ervaha kadar.İhtilat eylemem ecsam ile makberde bile,Şol kadar eyledim insan oğlundan nefret,İstemem yüzlerini görmeği mahşerde bile.Eşref, 22 Mayıs 1912’de Kırkağaç’ta o zamanların amansız has talığı olan veremden, eski Bahçıvan Pazarı’ndaki evde ölmüştür. Eşref’in öldüğü oda, yıllar sonra benim doğduğum odadır (U.E.). Kırkağaç mezarlığındaki kabrinin taşında şu ünlü dörtlüğü yazılıdır:

Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için,
Gelmesin reddeylerim billah öz kardaşımı.
Gözlerim ebnay ademden ol rütbe yıldı kim,
İstemem ben Fatiha, tek çalmasınlar taşımı.

Şair Eşref hakkında en kapsamlı araştırmalardan birini yaparak yayınlayan Alpay Kabacalı’nın önsözünden bir bölümü buraya almakta yarar gördük:

“Yazarlar, edebiyat tarihçileri, eleştirmenler neredeyse oybirliği ile Eşref in en büıük, en önemli heccavımız olduğu yargısına varıyorlar. Buna karşın Eşref, gerektiği ölçüde üzerinde durulmamış, genç kuşak lara yeterince tanıtılmamış bir şair. Bunun nedenleri şöyle özetle nebilir: Bir kere, geleneksel (Divan şiirine yaslanan) edebiyat anlayışı yergiye, yergi şiirine iyi gözle bakmamış. Bunda hicviye yazan divan şairlerinin divanlarını sövgü ile doldurmalarının da payı vardır. Cum huriyet döneminde de, hem bu yüzden, hem siyasal iktidariara yaran mak isteyen birtakım işgüzarların çabasıyla yergi türü ve Eşref lise müfredat programı dışında bırakılmış. Ote yandan, Eşref’in gerek yaşayışı gerek yergileriyle ‘şifahi’ bir kişi oluşu (dörtlüklerini ‘yaz maktan değil söylemekten’ hoşlanması ve Istanbul’un edebiyat çevre leri dışında yaşaması vb.), onunla ilgili araştırmaları güçleştirmiş. Yine de, şiiri ‘benhiğinin iliklerinden süzerek bazan bireylerin, bazan toplumun manevi yüzüne fırlatan’ Eşref hakkında, günümüz okur larının sadece kahve sohbetlerini dolduran yakası yırtık fıkra ve mısralardan başka birşeyler öğrenmek, onun çarpıcı buluşlarını, vurucu izelerini okuyup deyiş ustalığından ve zekasından tat almak istemedikleri öne sürülemez”.

Eşref’in eserleri şunlardır:

1- Deccal I(1904),
2- İstimdad (1906),
3- Şah ve Padişah (1906),
4- Deccal II (1907),
5- Deccal III (1907),
6- Hasbıhal (Yahut Eşref ve Kemal)
7- Iran’da Yangın Var (1908),
8- Kuyruklu Yıldız (1910),
9-Eşref’in Rüyası (1911),
10- Meclis-i Mebusan (1911),
11- Bergüzar (1911),
12- Dayaklı Çavuş (Basılmamış piyes).

Şairin bunlardan başka, Kıtalar ve Hikayeler, Köy ve Hikayeler, Köy Düğünü, Köy Mektepleri gibi, gazetelerde yayınlanmış eserleri vardır. Son eseri Tercüman-ı Millet veya Kaside-i Hürriyet adlı uzun bir manzumedir. Bu eserin bir kısmı 1928 yılında Vakit Gazetesi’nde yayınlanmıştır.
  • Kurumsal E-Posta
  • Polsan
  • Emniyet Teşkilati Mensupları Hanımları Yardımlaşma Derneği
  • UPEM
  • TUBİM
  • Suç Önleme Sempozyumu
  • UTSAS Sempozyumu
  • RESİM
  • KGYS
  • BİMER
  • İçişleri Bakanlığı
  • Çocuklar Uluslararası Sempozyumu
  • Polis Radyosu